Posted on: Şubat 18, 2021 Posted by: admin Comments: 0

ÖZET

Bir toplumsal gerçeklik olarak siyasette, değerler ve ahlâk yargıları arasındaki ilişkilerin nasıl bir tablo oluşturduğu ve bunlar arasında ne tür bir etkileşimin bulunduğu önemli sorunlardan biri olarak kabul edilebilir. Değer, kısaca, kendisine yöneldiğimiz özellikleri ifade ederken ahlâk ise, ne tür değerlere yönelinmesi gerektiğini belirleyen yargılar olarak anlaşılmaktadır. Bu anlamda hem fiziki hem de toplumsal dünyada, nesneler, olgular ve süreçlerle ilgili olarak değerlerden kaynaklanan belli yönelişlerimiz ve bu yönelişlerde etkili olan ahlâk yargılarımız söz konusudur.

Temelde ahlâkın, insanların tutum ve davranışlarının nasıl olması gerektiğine ilişkin ölçüler koyduğu ve davranış sahiplerine bir “vazife” (ödev) yüklediği görülmektedir. Buna karşılık değerlerse, insanların davranış ve eylemlerinde kendisine yönelecekleri temel özellikler olduğundan insanların bir tutum olarak “neye yönelecekleri” ne cevap vermektedir. Ahlâk, çoğu defa bağımlı değil bağımsız bir değişkendir. Ne var ki siyaset alanında bu bağımlılığın derecesi gevşemekte ve toplum tarafından da bu durum makul ve kabul edilebilir olarak görülmektedir. Kişinin kendisi için yaptığı bir davranışta ahlâkî ilkelerden sapması kabul görmezken “kamu menfaati” söz konusu olduğunda eleştirinin dozu azalmaktadır.

Anahtar Kelimeler: Siyaset, Ahlak, Değer, Vazife, Kamu Menfaati

GİRİŞ

Temelde “değerler” ve “ahlâk” “birbiriyle yakın ilgi içinde olan iki”[1] farklı kavram olarak birbirini bütünleyen bir niteliğe sahip oldukları söylenebilir. Değer, kısaca, kendisine yöneldiğimiz özellikleri ifade ederken ahlâk ise, ne tür değerlere yönelinmesi gerektiğini belirleyen yargılar olarak anlaşılmaktadır. Bu anlamda hem fiziki hem de toplumsal dünyada, nesneler, olgular ve süreçlerle ilgili olarak değerlerden kaynaklanan belli yönelişlerimiz ve bu yönelişlerde etkili olan ahlâk yargılarımız söz konusudur. Ş. Ural’ın belirttiği gibi “Ahlâk ve değerler, düşüncelerimizi, toplumsal ve bireysel davranışlarımızı etkileyen, hatta fizik nesneler dünyasına bakışımızda da rol oynayan özel bir bilgi türüdür.”[2]  Bu bilgiler sadece toplumsal ilişkilerde değil aynı zamanda fiziki dünyadaki nesnelerle olan ilişkilerde de kendini gösterir ve etkili olur. Neticede değerlerler ve ahlâk ilkeleri insan davranışlarının etkili faktörlerinden biri olarak ortaya çıkmaktadırlar.

“Ahlâk” ve “değerler”, düşüncelerimiz ile toplumsal ve bireysel davranışlarımızı etkileyen bir tür “eylem kılavuzları” olduğuna göre siyaset ile ahlâk ve değerler ilişkisinin temel bir sorunsal alanı oluşturmasında şaşılacak bir şey yoktur. Aslında sorun sadece siyaset ile ahlâk ve değerler arasındaki ilişkide değil genel olarak insanın toplumsal ve bireysel davranışlarının ahlâk düzlemindeki durumunda ortaya çıkmaktadır. İnsan ve toplum hayatını kuşatan bütün toplumsal faaliyet alanlarının “ahlâk” ve “değerler” açısından ortaya koyduğu tablo çoğu kez tartışmalı bir alan oluşturmaktadır. Söz konusu sorunun ortaya konulması ve üzerinde çalışılmasında belirleyici rol oynayacak olan ana soru cümlesi “İnsan davranışlarının ahlâk ve değer bağımlı mı, yoksa ahlâk ve değerden bağımsız eylemler mi” oldukları cümlesidir. Bu soruya tatminkâr ve anlamlı bir cevap vermenin felsefi ve bilimsel bakımdan taşıdığı zorlukların farkında olduğumuzda siyaset ile ahlâk ve değerler ilişkisinin nasıl sorunlu bir alan oluşturduğunu anlamak daha kolay olacaktır.

Uygarlığın Ahlâkı Bunalımları’nın[3] yazarı Leslie Lipson, eserine başlarken “değerlerden bağımsız olmakla gurur duyan ekole ait değilim” deme ihtiyacı duyarak bugün insanlığın yaşadığı uygarlığın karşı karşıya bulunduğu “iyilik” ve “kötülük”ü içeren “çifte olasılık”ın temelde “ahlâkî bir seçim” olduğuna dikkat çekiyor. O’na göre sorunun temelinde “ahlâkî sorular” bulunmakta olup mevcut durum insanın el emeği ve beyin gücünün ürünleridir ve asıl sorun “seçimimizi iyiden yana yapma” veya yapmama noktasında düğümlenmektedir.[4] Böylece Lipson insanın eylemleri ve meydana getirdikleri ile inandığı ve benimsediği değerler ve ahlâk yargıları arasındaki ilişkiye dikkat çekmekte ve “uygarlığın asıl ayırt edici özelliğinin onun kabul etmiş olduğu değerler” olduğuna, bu değerlerin “uygarlığa anlam kazandır”dığına, “insanoğlunun yaşamını ve davranışlarını biçimlendirdiği” ne işaret etmektedir.[5] Bu yaklaşıma göre insan ve toplumlar, farklı değerler ve ahlâk kuralları arasından bir seçim yapmakta ve sonuçta yapıp ettiklerinin ortaya koyduğu uygarlık bir “değerler seçimi” olarak vücut bulmaktadır. Her bir uygarlık “değerler yoluyla kendisini tanımlar ve bu suretle diğerlerine benzer veya diğerlerinden farklılık gösterir.”[6]

Bu bakımdan aslında temel sorun genel olarak ahlâkla toplumsal faaliyet alanları arasındaki etkileşimin nasıl bir tablo oluşturduğudur. Burada ise ele alınacak sorun siyaset ile ahlâk ve değerler dünyası arasındaki ilişkinin ne tür özellikler taşıdığıdır. Siyaset en kısa anlatımla toplumsal hayatta güç ve egemenlik kullanımı çevresinde cereyan eden tutumlar, düşünceler, eğilimler, eylemler ve yapıp etmeler alanı olarak belirmekte ve genel çizgileriyle iktidarı, yani başkalarına emretme ve onların davranışlarını kendi istek ve arzularına göre yönlendirme gücünü elde etme, iktidar pozisyonunu ele geçirme ve bu pozisyonu mümkün olduğu kadar sürdürebilme sürecine işaret etmektedir. Toplumsal hayatta en üstün emretme gücünü ele geçirmek amacına yönelik eylemler bütünü olarak siyaset, emelde iktidarı elde etme, iktidarda tutunma ve iktidarı kullanma sanatı olarak öne çıkmaktadır. Bu anlamda siyasetin belli amaçlara yönelmiş düşünceler, eylemler ve davranışlar kümesi olarak görülmesi, doğal olarak değerler ve ahlâk kurallarıyla yakından ilişkilidir. İnsanın içinde yaşadığı toplumsal dünya, temelde bir ahlâk ve değerler dünyası olarak ortaya çıkmaktadır ve hem toplumsal hem de bireysel hayattaki davranışlar üzerinde bu ahlâk ve değerlerin etkisi büyüktür.

Yukarıda da belirtildiği gibi ahlâk ile değerler arasında yakın bir ilişki bulunmaktadır. İnsanların bireysel ve toplumsal davranışlarını ve birbiriyle ilişkilerini düzenlemede etkin rol oynayan kurallar sistemi olarak ahlâk siyaset, ekonomi ve ticaret gibi bir toplumsal eylem alanı değil bu eylem ve davranışların nasıl olacağını, daha doğrusu nasıl olması gerektiğini gösteren bir kurallar sistemi olarak ortaya çıkmaktadır. Herhangi bir eylem ve davranışın nasıl olması gerektiği, daha doğrusu bir düşünce, eylem ve davranışın “iyi” olmasını sağlayan temel şartın, eylemi yapana sağladığı mutluluk, haz veya fayda olduğu ileri sürülmüştür. Mesela Aristoteles’e göre erdem ile mutluluk arasında bir ilişki vardır ve insanın tüm davranışları nihai anlamda mutluluğa yöneliktir. Bir davranış ve eylemin ahlâken “iyi” olarak nitelendirilmesi o davranışın yöneldiği temel değerlerle ilgilidir. Bu bakımdan neyin “iyi” ve “doğru” olduğu, aynı zamanda bunun neye yöneldiği ile ilgili bir husustur.

Temelde ahlâkın, insanların tutum ve davranışlarının nasıl olması gerektiğine ilişkin ölçüler koyduğu ve davranış sahiplerine bir “vazife” (ödev) yüklediği görülmektedir. Buna karşılık değerlerse, insanların davranış ve eylemlerinde kendisine yönelecekleri temel özellikler olduğundan insanların bir tutum olarak “neye yönelecekleri”ne cevap vermektedir. Genel olarak ahlâk kurallarının bir “vazife” olarak insanların önüne koyduğu sorumlulukları, çeşitli şekillerde yerine getirdiklerinde “iyi” ve “doğru” yapmış ve böylece toplum tarafından takdir edilmiş olurlar. Ancak ahlâk kurallarının “vazife” olarak çerçevelediği eylemi yapan kişinin, siyaset alanında “başarılı” olup olmayacağı, daha doğrusu siyaset alanında genel ahlâk kuralları çerçevesinde davranan kişilerin başarı şanslarının ne olduğu çoğu kez şüpheli bir durumdur. Başarıya ilişkin bu şüpheli sonuçta siyasetle ahlâk ilişkilerini tartışmalı bir konuma yükseltmektedir. Böyle bir tabloda siyaset alanında birey ve toplumların siyasal eylemlerinde yöneldikleri özelliklere, ahlâk ilkeleriyle ulaşılabilmesinin ne derece imkân dâhilinde olduğu önemli bir sorun olarak ortaya çıkmaktadır. İşte siyasetle değerler ve ahlâk arasındaki ilişkilerin sorunsallaşması tam da bu noktada ortaya çıkmakta ve siyaset ahlâk ilişkileri tartışma konusu olmaktadır. Siyasette birey ve toplumların eylemlerini yönlendiren merkezi değerin/mefhumun “menfaat”, ahlâk alanında ise “vazife” olması siyaset-ahlâk ilişkilerinin tartışılmasında gözden uzak tutulmaması gereken bir özelliktir. Ahlâkî ilkeleri niteleyen en önemli özellik onların tavsiye edici, yani bir tür “eylem kılavuzları” olmalarıdır. Yani ahlâk sistemleri gelecekteki muhtemel durumlara uygulanacak soyut davranış, ilke ve kurallardan oluşmaktadır. İşte bu noktada siyasetin gerçeklik alanının ideal olarak belirlenen soyut davranış ilke ve kurallara göre işlemesinin ne kadar mümkün olduğu veya siyaset alanındaki eylem ve davranışların tavsiye edici, “eylem kılavuzları” olan ahlâkî ilke ve kurallara uygun olarak gerçekleşme imkânının bulunup bulunmadığı önemli bir sorudur.

Aslında insan davranışlarının belli davranış kalıplarına, kurallara ve eylem biçimlerine göre meydana geldiği biliniyor. Davranış ve eylemleri yönlendiren ana saik/değer, siyasetin merkezindeki “menfaat” mi, yoksa ahlâkın merkezinde yer alan ve “vazife” olarak tanımlanan kurallar mıdır? Bu soru çerçevesinde yürütülecek bir analiz siyaset ile ahlâk ve değerler arasındaki ilişkilerin doğasını bir biçimde ortaya koyacaktır. Her bir davranışın gerçekleştiği toplumsal ortamla eylemin biçimi arasında bir ilişkinin olduğu bilinen bir gerçektir. Daha doğrusu insan davranışları, gerçekleştiği toplumsal ortamın kültürel özelliklerinin izlerini taşır. Bir davranış eğer farklı bir ortamda gerçekleşmişse taşıdığı kültürel nitelikler de farklı olacaktır. Siyasal eylem ve davranışların da gerçekleştiği toplumsal/kültürel ortamın belli etkileri altında oluşması anlaşılır bir durumdur. Bu durumda siyasal eylem veya davranışın öyle olmasını sağlayan onun içinde oluştuğu toplumsal/kültürel ortam, daha doğrusu o ortamdaki “eylem kılavuzları” olup bunlar her toplumda belli bir farklılık gösterebilir. İnsanın hiçbir eylem ve davranışının kültürel ve toplumsal bağlamından ayrı düşünülemeyeceği, bundan dolayı da davranışların kültür ve değer bağımlı olarak gerçekleştikleri belirtilmelidir. Bu anlayışa göre insan ve toplum davranışları salt mekanik bir biçimde gerçekleşmez ve süreç monist bir formda işlemez. Farklı toplumsal ve kültürel ortamlarda farklı siyasal eylem ve davranışların meydana gelmesi, temelde bu davranışlara yol gösteren “eylem kılavuzları” nın ve davranışların yöneldiği değerlerin farklılığıyla ilgili olmalıdır. Ahlâkî kurallar olarak karşımıza çıkan “eylem kılavuzları” ve davranışların yöneldikleri “değerler” farklılaştıkça bunların sonunda ortaya çıkacak tutum ve davranışlar da farklı formda gerçekleşmiş olacaktır. Unutmamak gerekir ki davranışların yöneldiği özellikler olan değerler ve ahlâk kuralları da toplumsal ve fiziki şartlara göre belli bir değişim yaşamaktadır. Ancak bunlardan bazıları daha sık değişirken bazısı ise daha yavaş değişebilmektedir. Ural’ın belirttiği gibi “her toplum, tarihi içinde şartlara bağlı olarak değerindeki her türlü değişmeye rağmen, bir veya birkaç değeri hep korumuş ve bu sayede varlığını sürdürmüştür. (…) Türk toplumunun en eski dönemlerinden günümüze kadar geçerliliğini korumuş olan değer adalettir.”

Ancak temel mesele siyasi davranış ve eylemlere yön veren “eylem kılavuzları”nın toplumsal ahlâk ve kurallarla ne kadar imtizaç ettikleridir. Şayet bu alanda bir imtizaç problemi yoksa siyasi eylem ve davranışların toplumsal ahlâk ilke ve kurallarına göre cereyan etmesi noktasında ciddi bir engel olmayacaktır. Fakat gözlemlerle biliyoruz ki bu konuda siyasi eylem ve davranışlarla toplumsal ahlâk ilke ve kuralları arasında bir uyumsuzluk yahut bu alandaki “eylem kılavuzları”nın farklılığı söz konusudur. Sorun siyasetin toplumsal ahlâk ilke ve kurallardan bağımsız olması mı, yoksa siyasetin ayrı ilke ve kurallarının bulunması mıdır? Bir başka anlatımla siyasetin toplumsal ahlâk sisteminden ayrı bir “eylem kılavuzu” var mıdır? Siyasetin dünyası ile ahlâk dünyası arasında bir zıtlık mı söz konusudur? Siyasetteki “iyi” diğer toplumsal ilişkilerdeki “iyi”den farklı mıdır? Daha çarpıcı şekilde sorarsak Amerika Birleşik Devletleri’nin “kamu menfaati” için Afganistan ve Irak’ı işgal etmesi nasıl bir “iyi” ve “doğru” anlayışın ürünüdür?

Bu tür sorular kadim bir tartışmayı gündeme taşımakta ve bunların kestirme bir cevabı da bulunmamaktadır. Siyaset ve ahlâk ilişkisi söz konusu edildiğinde her halükârda 16. yüzyılın başlarında yaşamış olan meşhur N. Machiavelli (öl. 1528) akla gelmektedir. Siyaseti idealizmden gerçekçi zemine oturtma noktasında siyaset teorisine önemli bir katkı yapmış olan Machiavelli, siyaset alanındaki eylem ve davranışları toplumsal ahlâkın ilke ve kurallarından ayırmış ve siyasetin kendisine özgü ilke ve kuralları bulunduğunu ileri sürmüştür. O siyaseti genel ahlâk ilkelerine göre kurmayı ve ideal değerlere göre yapılandırmayı değil siyasetin gerçek hayatta nasıl işlediğini dikkate almıştır. Machiavelli’ye göre siyasette önemli olan iktidarı ele almak, tutunmak ve mümkün olduğu kadar uzun zaman kullanmaktır. Bunun için de yapılması gereken önceden belirlenen bir takım soyut “eylem kılavuzları”na uygun davranmak değil “başarılı” olmak için ne gerekiyorsa öyle hareket etmektir. Bu konudaki kılavuz soyut ilkeler değil toplumların yaşanmış tecrübelerin ortaya koyduğu gerçekliklerdir. O’nun gözlemlerine göre “verdikleri sözü hiçe saymış ve insanların beyinlerini kurnazca uyutmasını bilmiş prensler büyük işler yapmışlardır ve sonunda dürüstlüğü temel almış olanlara üstün gelmişlerdir”. Oysaki insan davranışlarının “dürüstlük” değerinde gerçekleşmesi toplumsal ahlâkın eylem sahiplerine “vazife” olarak yüklediği bir ilkedir. Ancak bu “vazife” çerçevesi siyasette “başarı”nın yakalanmasında yeterli olmamaktadır. Buna karşılık tarih, siyasetin merkezinde yer alan “menfaat”in elde edilmesinde “verdikleri sözü hiçe saymış ve insanların beyinlerini kurnazca uyutmasını bilmiş” olan siyasi aktörlerin başarılarıyla doludur. “Verdiği sözü hiçe saymak ve insanların beyinlerini kurnazca uyutmak” ahlâk ilkelerinin tasvip edeceği ve “iyi” ve “güzel” olarak bireylere tavsiye edeceği bir “eylem kılavuzu” olamaz. Ancak siyasette “menfaat”in gerçekleşmesini sağlayan ayrı bir “kılavuz” olarak değerlendirilebilir.

Macihavelli’ye göre bir prens “devleti elinde tutmak için sık sık verdiği söze karşı, iyilikseverliğe karşı, insanlığa karşı, dine karşı davranmak zorunda kalır. Bu yüzden tarihin rüzgârına göre, durumların değişmelerine göre, dönmeye hazır bir zihne sahip olmalıdır.” Bu durumda siyaset alanında belli roller üstlenen kişinin “…gerekiyorsa kötülüğü seçmesini bilmesi, ahlak kurallarına göre onaylanabilecek bir davranış tarzı olmamakla birlikte siyasetin doğasına uygundur. Siyasi aktörün mümkünse iyilikten ayrılmaması ve ahlâk ilke ve kurallarına uygun hareket etmesi arzulanır, ancak “menfaatin” elde edilmesinde bu tarz yeterli değilse ahlâkî kuralları dikkate almaksızın “menfaatin” elde edilmesinin gerekli gördüğü eylem ve davranışlara yönelmesi bir zorunluluk olarak görülebilir. Bu durum siyasetin doğası, işleyişi ve sürece ilişkin bir özellik olarak ortaya çıkmaktadır. Machiavelli’nin bu cümlelerinden ne anlıyoruz? En kestirme ifade ile siyaset denilen toplumsal gerçeklik alanı ahlâkın soyut ilke ve kurallarından farklı işlediğini bize göstermektedir. Siyasette merkezi role sahip “menfaat” ve özellikle de “kamu menfaati”, bireysel davranış ve eylemlere yön veren ahlâkın “vazife” ve “eylem kılavuzları”na göre işlemediği, en azından bazı durumlarda bundan sapmak mecburiyetinde kaldığı ve siyasetin kendisine özgü farklı ilkeleri, kuralları ve “eylem kılavuzları” olduğu söylenebilir.

Cemil Meriç’in Machiavelli ile ilgili aşağıdaki değerlendirmesi sorunu bütün çıplaklığıyla ortaya koymak için yeterlidir: “Hükümdar” yazarına göre dürüstlük özel hayatta olur, politikanın tek kuralı iktidarın menfaatidir. Politika ahlâk dışıdır, çünkü namussuzlar arasında yüzde yüz namuslu kalmak isteyen er geç mahvolur; tarihi eylem içinde iyi kalplilik felakete götürür insanı; zulüm, yufka yüreklilikten daha az zalimdir. İç savaşları önlemek için üç beş kelle koparmak zulüm değil, vazife. İktidar bir hale ile çevrili… Politikanın kaderi görünüşte cereyan etmek, görünüşte önem vermektir. İnsanlar ellerinden çok, gözleriyle hüküm verirler. Kimse ne olduğumuzu bilmez, nasıl göründüğümüzü bilir. İçyüzümüzü bilenler de kalabalığın kanaatini yalanlamağa cesaret edemezler. Halk yalnız neticeleri görür; dava, otoritesini kaybetmemek, vasıtalar ne olursa olsun, hoş görülür ve alkışlanır. Siyasi münasebetler uzaktan uzağa ve umumiyet içinde kurulur. Birkaç jest, birkaç söz… Hükümdarların yumuşak kalpliliğini zaaf sayan umumi hüküm belki de haklıdır. Sertleşmesini bilmeyen bir iyilik, iyilik olmakta ısrar eden bir iyilik neye yarar? Bu bir nevi başkasını yok farz etmek ve sonunda küçümsemek değil midir? Bazen katı yürekli politikacı, insanları ve hürriyeti hümanist olduğunu haykırandan daha çok sever.”

Demek ki özel hayatın “eylem kılavuzları” ile siyasetin kılavuzları farklılık göstermektedir ve siyaset ahlâk ilişkileri değerlendirilirken bu ayrım muhakkak yapılmalıdır. Siyaset özel hayata ilişkin ahlâk ilke ve kurallarıyla icra edilebilen bir alan olarak görülemez; onun kendisine özgü ilke ve kuralları bulunmaktadır. Sorun, öyle anlaşılıyor ki siyasetin ilke ve kurallarıyla özel hayatın ilke ve kurallarını birbirine karıştırmaktan kaynaklanmaktadır.

Siyasetin ahlâkla bu sorunlu yüzü bilindiğindendir ki İslam toplumlarında iktidarı ellerinde tutan hükümdarlara, sultanlara, padişahlara, imamlara devamlı ahlâk ve adaleti hatırlatan Siyasetname türü kitaplar yazılmıştır. Bu kitaplarda genelde siyaset erkini kullanan kişilere ahlâk ve erdemden ayrılmaları durumunda ne gibi olumsuzluklarla karşılaşacakları hatırlatılmaya çalışılmıştır. Siyaset alanı, Müslümanlar için ahlaki kuralların gözetilmediği bir alan olarak görülmediğinden siyasetname veya nasihatname türü eserler, temelde birer ahlâk kitapları olarak görülmüştür. Siyasetin doğasının ahlâkı aşan ve çoğu kez onunla çelişen bir özelliğe sahip olduğu Müslüman düşünürlerce de bilinen bir husus olmakla birlikte sürekli sultanların uyarılarak ahlâkî kurallara çekilmek istenmesi bu alandaki eylem ve davranışların nasıl ahlâk bağımlı olduğunu ortaya koymaktadır. Ne var ki bunca siyasetnameye rağmen İslam dünyasında siyasetin bildiğimiz ahlâk çerçevesinde işlediğini söylemek elbette mümkün değildir. Reel siyasetle tavsiye edilen ve olması gereken her zaman farklı olmuştur. Bunun içindir ki reel siyaset onaylanan, kabul edilen bir sonuç değil ahlâkî ilke ve kurallarla dönüştürülmesi gereken bir problem alanı olarak görülmüştür. Mesela Osmanlı Devleti’nde bir dönem uygulanan ve tartışma konusu olan “nizam-ı âlem için evlât katli” meselesi ile “siyaseten katil” meselesi bu çerçevede değerlendirilmelidir. İslam uleması “evlât katli” uygulamasını onaylamamışsa da kesin ölçülerle karşı da çıkmamıştır. Her ne kadar Fatih’in kanunnamesinde “ulema dahi tecviz etmiştir” denmişse de açıkça cevap veren bir fetva söz konusu olmamıştır. Sadece bu konunun siyasete müteallik bir konu olduğu ve bilindiği gibi amel edilmesinin tavsiye edilmesi siyaset alanının farklılığını ortaya koyan bir tarihi örnektir.

Kanuni Sultan Süleyman’ın oğlu Çelebi Mustafa’yı cellada gönderirken takındığı tavır siyaset ve ahlâk ilişkilerini en çarpıcı biçimiyle ortaya koyan bir başka örnek olaydır: Devletin selameti için evladın sözü mü olur?

Siyasetin insanı erdemli bir varlık düzeyine yükseltmek amacı güden ahlâk alanıyla yıldızının pek barışık olduğu söylenemez. Siyasetin nihaî amacının “erdemli insan” ve “erdemli toplum” meydana getirmek olduğuna ilişkin görüşler, ta Eski Yunan’dan beri özellikle İslam siyaset felsefecilerince sıklıkla dile getirilmiştir. Bilhassa Farabi’nin El-Medinetü’l-Fâzıla’sı bu türün en iyi örneklerinden biri olduğunu hatırlatmaya gerek yoktur.

SONUÇ

Birey düzeyinde onaylanmayan pek çok eylem ve davranışın, siyaset alanında bireysel ve toplumsal “menfaat” gerekçesiyle “mümkün” olarak görülmesi ve hatta siyasetin gereği olarak kabul edilip onaylanması siyaset alanındaki “iyi”nin zorunlu bir gereği olarak görülmektedir. Çünkü siyasetin doğası “vazife” kavramı üzerinde değil “menfaat” kavramı üzerinde oturmaktadır. Ancak bu siyasetin ahlâk dışı bir alan olduğu anlamına gelmemeli, özel hayata ilişkin kurallarla değil “kamu menfaati”nin bir gereği olarak değerlendirilmelidir. Çünkü insan davranışları, hangi alana yönelik olursa olsun, temelde ahlâk ve değer bağımlı davranışlardır. Ahlâk çoğu defa bağımlı değil bağımsız bir değişkendir. Ne var ki siyaset alanında bu bağımlılığın derecesi gevşemekte ve toplum tarafından da bu durum makul ve kabul edilebilir olarak görülmektedir. Kişinin kendisi için yaptığı bir davranışta ahlâkî ilkelerden sapması kabul görmezken bunun “kamu menfaati” söz konusu olduğunda eleştirinin dozu azalmaktadır.

Medeniyet tecrübesini de dikkate alarak değerlendirdiğimizde siyasetle insanı erdemli ve faziletli bir varlık düzeyine yükseltmek amacı güden ahlâk alanı arasındaki ilişkilerin pek sağlıklı işlemediği söylenebilir. Birey düzeyinde onaylanmayan pek çok eylem ve davranışın siyaset alanında “mümkün” olarak görülmesi ve hatta siyasetin gereği olarak kabul edilip onaylanması yadırganır bir tavır olarak görülmemektedir. Siyaset alanında eylem ve davranışların yöneldiği “menfaat” ve özellikle de “kamu menfaati”nin belirleyici rol oynaması, günlük toplumsal hayatta hâkim ahlaki ilke ve kuralların göz ardı edilip belli bir toleransla karşılanmasını sağlamaktadır.

Temelde ahlâk ve değer bağımlı eylemler olarak ortaya çıkan insan davranışlarının bu niteliği, siyaset alanına gelince bağımlılığın derecesi gevşemekte ve toplum tarafından bu durum makul ve kabul edilebilir bulunarak onaylanmaktadır. Günlük hayatta davranışların yöneldiği “değerler”le siyaset alanındaki “değerler” ve “ahlâk kuralları”nın hem mahiyeti hem de niteliğinin farklılığı ve siyasete ilişkin eylem ve davranışların merkezinde yer alan “menfaat”, özellikle de “kamu menfaati”nin belirleyici etkisi, siyaseti ahlâk alanıyla nispeten sorunlaştıran bir özellik olarak görülebilir.

KAYNAKÇA

Leslie Lipson “Uygarlığın Ahlaki Bunalımları”

Prof. Dr. Ünal Akyüz “Siyaset ve Ahlak”, Yasama Dergisi 11.Sayı

RTÜK Üyesi Prof. Dr. Davut Dursun “Siyaset ve Ahlak: Gerçeklikle İdealin Bağdaşmazlığı Sorunu”


[1] Şafak Ural, “Epistemolojik Açıdan Değerler ve Ahlak”, Doğu-Batı, Yıl:I, Sayı:4, Ağustos-Eylül-Ekim 1998, s.41.      

[2] Aynı yer, s. 42.

[3] Leslie Lipson, Uygarlığın Ahlakı Bunalımları (Manevi Bir Erime mi? Yoksa İlerleme Mi?), Çev. Jale Çam Yeşiltaş, İstanbul, İş Bankası Kültür Yayınları, 2000.      

[4] Aynı yer, s.23-8.

[5] Aynı yer. s, 34.

[6] Aynı yer, s.35.

ENES SERDAR MERCAN

ANKARA SOSYAL BİLİMLER ÜNİVERSİTESİ HUKUK FAKÜLTESİ

Leave a Comment