Posted on: Şubat 18, 2021 Posted by: admin Comments: 0

Güneş yakıcılığını hissettirmeye daha başlamamıştı. Gün yeni yeni ağarıyordu. Sıcak bir haziran sabahıydı. Ağaçlar yapraklarıyla daha olgunlaşmamış meyvelerini koruyor, anne kuşlar yavruları için böcek arıyordu. Çiçeklerin kokusu her yeri sarmıştı. Anlamlandırılamayan bir huzur vardı. Anlamlandırılamıyordu çünkü bu dönemim insanları huzuru çoktan unutmuştu.

Deniz dalgalıydı. Denizden gelen o bilindik koku sahillerde baskın halde hissedilebiliyordu. Dışarıda hiç insan yoktu. Doğa insansız bu haliyle o kadar muhteşemdi ki… Tanrı insanı yaratmakla ne büyük bir hata yaptığını tekrar hatırlamış olmalıydı bu güzel sabahın ardından.

Bir an ince, hafif bir hışırtı duyuldu. Cılız bir hışırtıydı bu. Sanki bir kâğıda çizik atılıyormuş gibi. Sanki biri parmaklarını birbirine sürtüyormuş gibi. Ya da bir kelebek kozasından çıkıyormuş gibi. Evet, evet! Bir kelebek kozasından çıkıyordu. Tam da şu anda, şehri yeşillendiren tam ortadaki parkın içindeki bir meşe ağacının yaprakları arasına gizlenmiş bir koza yırtılıyordu. Ne büyük şanstı bir kelebeğin doğuşuna şahit olmak.

Minik kelebek hızlı hızlı çarpan yüreğiyle kozadan çıkmaya çalışıyordu. Kimsecikler yoktu etrafında. Bu iyi bir şeydi ve bir an önce çıkmalıydı onu sımsıkı sarmış şu kozadan. Kanatlarını çabuk tutmalıydı. Eğer erkek kelebekler onun kozadan çıkmak üzere olduğunu anlarsa etrafına toplanırdı. Ki bu hiç de iyi olmazdı. Zaten hangi kelebek pupa tecavüzüne* kurban gitmek isterdi ki?

Tüm türlerdeki erkekler aynıydı. Kendi türlerine ait dişileri gördüler mi kendilerine hâkim olamazlardı. Erkek olmayı bir üstünlük sayar, dişiyi hep ezerlerdi. Hele insan denen türün erkekleri yok muydu? Tanrı insanların dişisine sabır versindi. İnsan erkekler dirayetsiz olduğu kadar da aptaldı. Tek yaptıkları etrafa ağızlarının suyunu akıtarak bakmaktı.

Saniyeler geçmişti ve minik kelebek kozasını yırtmıştı. Pupa tecavüzüne de kurban gitmemişti. Şanslıydı ki kannibal** kardeşi de olmamıştı. Şimdi tek yapması gereken kanatlarını kurutmak ve uçmaya hazırlanmaktı. Kanatlarını açıp kapadı. Kanatlarıyla yarattığı rüzgârla yine kanatlarını kuruttu. Artık uçmaya hazırdı! Gerindi, iki kez kanatlarını açıp kapadı ve yaydan atılmış bir ok gibi fırladı yerinden.

Uçuyordu! Tırtılken de pupayken de hayalini kurduğu tek şey buydu. Uçmak… Şimdi ise hayalini kurduğu şeyi gerçekleştiriyordu. Artık yere hiç konmayacaktı. Uçacak, uçacak ve uçacaktı. Yoruluncaya kadar uçacaktı. Hem zaten yerde yeterince vakit geçirmişti. Neden tekrar yere insindi ki?

Önce bir çocuk parkının yanından geçti. Saçları altın gibi sarı olan, yaklaşık beş altı yaşındaki bir kız çocuğunun yanından geçti ve selam verdi ona. Küçük kız onun peşinden koşturdu, kelebeği yakalayamayacağını anlayınca peşini bıraktı. Salıncaklar boşalmıştı. Kimsecikler kapmadan birini kapmalıydı. Bu sefer salıncaklara doğru koşmaya başladı. Minik kelebek küçük kızın bu haline kıkırdadı. Ama onu kimse duymadı.

Derken ileride rengârenk güllerin bulunduğu bir bahçe gördü. Karnı da acıkmıştı hani. Biraz çiçek özü yemenin kimseye zararı yoktu. Gözüne kestirdiği en büyük ve en ihtişamlı güle kondu. Hemen karşısında iki yaşlı amca vardı.

“Şu kelebekler kadar hayat dolu olsak yeterdi biz insanlara.” dedi saçları dökülmüş olan. “Baksana, tek günlük ömürleri var ama nasıl da uçuşuyorlar oradan oraya.”

Yakın gözlüklerini takmış, gazetesini okuyan, gözlüklerinin üstünden kelebeğe bir bakış attı. “Rengi de çok güzelmiş.” dedi.

Minik kelebek şok olmuştu. Nasıl yani tek günlük ömrü vardı? Oysa annesi ona uzun uzun yaşayacağını söylemişti. Hayatında onlarca gün doğumu görecek, her gece kutup yıldızına doğru uçacaktı. Hatta şanslıysa birkaç kez dolunayı da görebilirdi. Yok, yok! Bu insan denen tür kendini çok bilgili sanıyordu ama değillerdi işte. Hem uzun uzun yaşamış onca kelebek tanıyordu. Hem insanlar nereden bilsindi ki. Daha iki kelebeği birbirinden ayırt edemiyorlardı. “Bir de gelmiş bizim ömrümüz hakkında yorum yapıyorlar. Cahiller.” diye düşündü minik kelebek. Sinirlenmişti, kızmıştı. Hem insanlara hem de kendi türüne. Niye doğrusunu öğretmemişlerdi ki insanlara.

Üstünde bulunduğu gülü terk etti. Uçabildiği kadar uçtu. Ormanları, dereleri, şehirleri gezdi. Yavaş yavaş gün batmaya başlamıştı. Hayatında böyle muhteşem bir manzara görmemişti. Onu sanki bir daha hiç görmeyecekmiş gibi izledi. Her saniyeyi zihnine nakış gibi işledi. Öyle ki gün batıp da dolunay gökyüzüne çıkana kadar olduğu yerde kalmıştı. Gün bitecekti birazdan ve o yorulmuştu. Şimdi uyuyacak bir yer bulmalıydı kendisine.

Hızlı hızlı uçuyordu. İnsanların saat kulesi dediği uzun bir betonun yanından geçiyordu. Derken uçtuğu yönün tersine savrulmasına neden olan bir şeye çarptı. Ne olduğunu göremedi. Sadece bu çarptığı şeyin kanatlarına dayanılmaz bir acı bıraktığından emindi. Artık kanatlarını bu acıdan dolayı çırpamıyordu. Denedi, denedi, denedi… Tekrar ve tekrar ama olmadı. Kanatlarını hareket ettiremiyordu. Yavaş yavaş süzülerek soğuk betonla buluştu.

10

   Sol kanadının üstüne düşmüştü. Küçük bacaklarının üstünde durmaya çalıştı. Ama kendini yerden, kanatlarını bu soğuk betondan kurtaramıyordu.

9

   Şimdi de titremeye başlamıştı. Korktu minik kelebek. Pupa tecavüzüne uğramaktan bile daha çok korktu bu titreyişten.

8

   Bir kez daha denedi. Pes etmek istemedi. Kanatlarını tekrar çırpmak istedi. Tekrar gökyüzünde özgürce dolaşmayı…

7

   Bu sabah duyduğu yaşlı adam haklı olabilir miydi? Kelebekler sadece bir gün yaşıyor olabilir miydi? Annesi ona yalan mı söylemişti? Hani onlarca gün doğumu görecekti? Hani birkaç dolunayı görecek kadar yaşayacaktı?

6

   Aklına dolunay düştü. Gözlerini dolunaya dikti. Şu beyaz yuvarlağı ne de çok sevmişti oysa kısa ömründe.

5

   Hiç tanışmadığı tanrıya dua etmek geldi içinden. Belki, belki yalvarırsa yaşayabilirdi. Yaşamayı çok istiyordu. Daha göreceği çok yer ve çok şey vardı.

4

  Titremeleri arttı minik kelebeğin. Ölüm yaklaşmıştı. Anlamıştı. Bir damla yaş düştü küçücük gözlerinden. Öyle küçüktü ki gözleri… Düşen gözyaşı da öyleydi. Betonun üzerinde bir iz dahi bırakmamıştı. Anında yok olmuştu.

3

   Minik kalbi de hızla çarpmaya başlamıştı. Böyle ölmek istemiyordu.

2

   Gözlerini dolunaydan ayırmadı. Ruhu minik bedeninden ayrılırken dolunaya doğru uçtuğunu düşledi. Ah öyle güzel uçuyordu ki…

1
   Saat kulesinin gongu yankılandı tüm şehirde. Saat gece yarısı oldu ve gün yeniden geri saymaya başladı. Sarı saçlı küçük kız kâbus görmedi o gece. Saçları dökülmüş yaşlı amcanın yüreği ürpermedi. Gazete okumayı çok seven amca evinde başka bir gazeteyi okumaya devam etti. Kimse minik kelebeği fark etmedi. Kimse onun korkusunu yüreğinde hissetmedi. Çünkü insanlar minik kelebeklerin ölümünü hissedemeyecek kadar lanetliydi.

-SON-

*Pupa Tecavüzü: Kozadan çıkmaya hazırlanan dişi kelebeğin etrafı bir erkek çetesi tarafından sarılıyor, birbirlerinin önüne geçmek için itişip kakışıyorlar, kanat çırpıyorlar. Ve bu arbedenin galibi, dişiyle çiftleşiyor. Ancak sonuca ulaşmak için öyle sabırsızlanıyor ki kozayı klasper denilen keskin organıyla yırtıp dişi daha henüz dışarı çıkamadan çiftleşiyor. Kozada sıkışmış durumdaki dişinin başka bir seçimi olmadığı için pupa tecavüzü terimi ortaya çıkmıştır.

**Kannibal: Yamyam

Not: Bu hikayedeki hiçbir söz insanlara/erkeklere hakaret amacıyla yazılmamıştır.

ESMA NUR ZORLU

HACETTEPE ÜNİVERSİTESİ HUKUK FAKÜLTESİ

Leave a Comment